Eski Dilde “Süllüm” Ne Demektir?
Birçok kelime vardır, anlamını düşündüğünüzde sizi farklı bir dünyaya götürür. Öyle kelimeler ki, onları bir kez duyduğunuzda, yaşamınızda bir şeylerin değiştiğini hissedersiniz. Bugün size eski dilde “süllüm” kelimesinin anlamını anlatmak istiyorum, ama bunu sadece kelimenin tanımını vermekle değil, ona dair hissettiklerimi ve geçmişte yaşadığım bir anıyı paylaşarak yapacağım. Çünkü bazen bir kelime, anlamından çok daha fazlasını ifade eder. Anlatacaklarım size de tanıdık gelebilir belki…
Bir Akşam, Kayseri’nin Sokaklarında
Kayseri’de, o dar sokaklar arasında kaybolduğum zamanlar oluyordu. O gün, akşamı beklerken, nehrin kenarındaki taşlara oturup bir süre düşündüm. O zaman, henüz 20 yaşındaydım, ama sanki dünyayı anlamak için yıllarca beklemiş gibiydim. Herkesin aynı yerlerde oturup, aynı köşelerde takıldığı o küçük şehirde, her şeyin anlamı bir şekilde kaybolmuş gibiydi. Belki de o yüzden eski kelimelere, eski zamanlara takılıp kalıyordum. Ne de olsa, geçmişte bir şeyler daha derindi, değil mi? Daha anlamlıydı. Öyle düşünüyorum en azından.
Bir akşam, arkadaşlarımla birlikte yürüyüşe çıktık. O sokakların köşelerinden birinde, bir kafenin önünde takıldık. Sohbetler, kahkahalar, anlattığımız eski hikâyeler bir yana, bir an kendimi başka bir zaman diliminde buldum. Gözlerimi kapattım ve bir kelime duyduğumda, farkında olmadan “ne demek bu?” diye sordum. Bu kelime, yıllar sonra hayatımda çok önemli bir yer tutacak olan, “süllüm” kelimesiydi.
Süllüm: Anlamın Derinlikleri
Süllüm, eski dilde, sıklıkla “göz alıcı güzellik” ya da “etkileyici bir duruş” anlamında kullanılırmış. Ama bence bu kelimenin daha derin bir anlamı vardı. Bir insanın sadece dış görünüşüne değil, iç dünyasında taşıdığı özüne de dair bir anlamı vardı. Süllüm, bir insanın varlığının öyle güçlü bir şekilde hissedilmesiydi ki, gözlerinizden kaçamazdınız. O kadar belirgindi ki, bir şekilde o güzellik ya da o duruşu hissetmek size bir şeyler öğretirdi.
Bir yandan kelimenin anlamını öğreniyor, bir yandan da içimde bir şeylerin uyanmaya başladığını hissediyordum. Bu kelime, sanki yıllardır aradığım bir hissi çağrıştırıyordu. Süllüm, belki de hayatımda görmeyi en çok istediğim o bir kişilik duruşu, o görkemli varoluştu. Ama bir sorum vardı: Gerçekten bu kelimenin hissettirdiği anlamları taşımak mümkün mü? Belki de ben, bir insanın ne kadar güzel ya da etkileyici olduğunu anlamaktan, onun içsel güzelliklerini tanımaya başlamıştım. O zaman bu kelime, her şeyden önce bana “gerçek güzellik” dediği şeyin ne olduğunu hatırlatıyordu.
Gözlerindeki Işıltı
Bir hafta sonra, tanıştığım bir insana, o akşamı hatırladım. Gözlerinde bir ışıltı vardı; biraz garip bir şeydi, ama etkileyiciydi. O kadar güzeldi ki, her hareketinde bir tür asalete sahipti. Onunla uzun bir yürüyüş yaptık, Kayseri’nin ışıkları altında konuştuk. Yavaşça, anlatırken, içsel dünyasının o kadar derin olduğunu fark ettim ki. Ne garipti, o kadar çekici, o kadar karizmatik bir insan olmasına rağmen, hiçbir şekilde “göz alıcı güzellik” kaygısı taşımıyordu. O an, işte o an, süllümün gerçek anlamını daha iyi anladım. Göz alıcı değil, derin ve etkileyiciydi. İçindeki huzur ve dengeyi görebiliyordum. O anda bir şeylerin uyanması, sanki yıllardır aradığım o “süllüm” anlamını kavramama neden oldu.
Bir süre sonra, düşündüm: Bu “göz alıcı güzellik” dedikleri şey, sadece bir yüz hatları değil, bir bakış açısıydı. İnsanın içindeki dengeyi, huzuru yansıtan bir güzellikti. Bir an için dünyayı durdurduğumu hissettim. O yürüyüş esnasında, hayatın ne kadar kısa olduğunu, ne kadar anlamlı olabileceğini düşündüm. Belki de bu yüzden süllüm dediğimiz şey sadece görünüşte değil, derinlerdeydi. Bir insan, sadece kendini olduğu gibi kabul ettiğinde, işte o zaman en büyük “güzellik” ve “süllüm” ortaya çıkıyordu.
Sonunda Ne Oldu?
Bir süre sonra o tanıştığım insanı bir daha görmedim. Bazen yaşam, bazı insanlar için sadece bir anlık iz bırakır. Ama o iz, asla silinmez. O günden sonra, süllümün anlamı bende çok değişti. Artık bir kişinin dış görünüşünden çok, içsel dünyasına bakıyordum. O kişinin kendisini kabul etmesi, kendiyle barışık olması, hayatı nasıl yaşadığıydı asıl güzellik. Gözlerindeki ışıltı da o anın, o derinliğin bir yansımasıydı. “Süllüm” artık bir dış görünüş değil, bir içsel uyumdu. Ve ne gariptir ki, bunu sadece bir kelime bana hatırlatabilmişti.
O günden sonra, eski dildeki bu kelimeyi her duyduğumda, aklıma hep o yolda yürüdüğüm akşam gelir. Süllüm, sadece dış güzellikten değil, bir insanın tüm varlığına yansıyan içsel huzurdan ibaretti. Bu kelimenin, insanın tüm duygularını kapsayan bir anlamı vardı, tıpkı bizim içimizdeki dengeyi bulmamız gibi. Belki de hayatta aradığımız şey, sadece dış dünyada değil, iç dünyamızda bulduğumuz huzurdu. Süllüm, bize bunu hatırlatan eski bir dilin en güzel yadigârıydı.